Manisa’da yaşanan acı hadise ile gözler bir kez daha eğitim kurumlarına çevrildi. Öncelikle yaşanan bu elem verici olayda yaralanarak tedavi altına alınan evlatlarımıza acil şifalar diliyoruz. Olaya şahit olan talihsiz yavrularımıza ve kıymetli meslektaşlarımıza da en içten geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz. Temennimiz bir daha bu gibi üzücü hadiselerin yaşanmamasıdır.
Konuya “mış gibi yapan politikacı” edasıyla girişmiş bulunduk. Kendimiz gibi devam edelim; zaten eğitimciler olarak istesek de onlar gibi olamamaktayız. Çünkü bizler, açılan bu ve benzeri yaraları en derinden hissedenleriz. Minik gözlerdeki masumiyetin, istikbalimiz olan gençlerdeki parıltının ve o evlatların hanelerinden dışarıya taşan kaygıların ilk şahitleri bizleriz. Olaylara bakışımız bu sebepten ötürü onlardan ayrışmaktadır.
Ayrışmaya başladığımız yerden devam edecek olursak, bir takım sorulara kafa yormamız gerekmektedir. Mesela çocuklarımız sokaklarda, okulda olduğundan daha mı güvende? Anne-babalar için okul bahçesindeki olası sorunlar, okul yolunda başına gelebilecek tehlikelerden daha mı az endişe verici? Sorun eğitim yuvalarından dışarıya mı yayılıyor? Yoksa dışarıdaki sorunlar, çocuklarımız için en güvenli yer olması gereken okullara sirayet etmeye mi başladı? Eğitim kurumları sorunların müsebbibi mi yoksa mağduru mu? Çözüm, yine eğitim çalışanlarının sırtlanması gerek bir yük mü? Yoksa doğru politikalar mı devreye girmeli?
Gerçek şu ki; toplum olarak güvensiz hissettiğimiz tek yer okullar değildir. Bu yüzden sadece okullar ve eğitimciler üzerinden yürütülen tartışmalar ile güvenli toplum inşa edilemeyeceği açıktır. Toplumsal hafıza, okul sıralarında verilen(verilmeye çalışılan) eğitimden fazlasını ihtiva etmektedir. Halihazırda verilen eğitim ile çocukların yaşamış olduğu gerçeklik birbiriyle çelişmektedir. Çiçek açan nesiller, suça sürüklenen çocuklara(!) kurban edilmektedir. Suç işleyenin ceza almadığına şahit olan bakir zihinler, suçun tarifini öğretildiği şekliyle değil gördüğü haliyle içselleştirmektedir.
Teoride sosyal yaşamın dizaynında başrol oynaması gereken öğretmenler, pratikte çalınmış rolün yan karakteri pozisyonundadır. Eğitimciler, çocuklara etik ve ahlaki değerleri verirken çekimser kalmaktadır. Eğitimcilerin sesleri, genç dimağlara çalışarak, çabalayarak, iyi bir eğitim neticesinde istedikleri her noktaya ulaşabileceklerini söylerken kısık çıkmaktadır. Çünkü o çocuklar özel insanların, özel şartlarla, özel unvanlara sahip olabildiklerini görmektedir.
Öğretmenler: “Bir buçuk ayda nasıl profesör olunur, anlatır mısınız?” diye sorulduğunda cevap veremeyeceklerini bilmektedir. Ya da vereceği doğru cevabın nelere mal olacağını öngörmektedir. Öğretmenler, kendi geçtikleri yollara öğrencilerini davet edememektedir. Onlara, icracısı oldukları öğretmenlik mesleğini tavsiye edememektedir. Çünkü öğretmenler, otuz yıllık tempolu ve yorucu mesleki yolculuğun sonunda hak ettiği emekli ikramiyesiyle, ortalama bir ev dahi alamamaktadırlar. Ama o çocuklar, otuz yıl illegalitenin en pis haline bulaşmışların, “artık bırakıyorum” dedikten sonra bir adada 250 metrekarelik mütevazi(!) bir villaya/konuta sahip olabildiğini görmektedirler.
Özetle bu kakafoniden düzgün bir beste çıkması mümkün görülmemektedir. Sosyal hayatın genelinde senkronizasyon sağlanmadığı sürece, sorunların çözümsüz kalacağı bilinmelidir. Akordu bozulmuş adalet ve değerini yitirmiş liyakat fabrika ayarlarına tekrar döndürülmelidir. Adalet ve liyakat, hakkı teslim edilen emekle birlikte kamu düzeninin asli unsuru olmalıdır. Bu gerçekleştikten sonra eğitimcilerin, başrol oldukları senaryonun hakkını vereceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır.
M. Hüseyin BAKICI





