Eğitim camiasının, yıllar içerisinde biriken ve çözüme kavuşmayı bekleyen bir çok sorunu olduğu bilinen bir gerçekliktir. Bu sorunlar zaman zaman, yaşanan güncel gelişmelerin de rüzgarıyla, kamuoyu gündeminde genişçe yer almaktayken ekseriyetten görmezden gelinip kulak arkası edilmektedir. Gündemin yoğunluğundan sıyrılarak kamuoyunda yer almayı başarabilen problemler ise saman alevi etkisinden öteye geçememektedir. İlgililerin sorunlara yaklaşım tarzı, çözüm sunmaktan ziyade zamanın değişken ruhuna uygun teselli ifadeleriyle konuyu geçiştirmektir.
Eğitim camiasının sorunları üzerinde yapılan çalışmlarda kamuoyunun genel kanaati, eğitimcilerin sosyoekonomik düzeyinin istendik seviyede olmadığı ve halihazırda düzenlenmesi gereken bir çok özlük hakkı bulunduğu, eğitim sisteminde kısa aralıklarla yapılan köklü değişikliklerin ise yeni mağduriyetler yarattığıdır.
Bu kanaatlerin karşısında bir garip kalabalık, bir takım laf kalabalıklarıyla kazanım destanları yazmaktadır. Öğretmenlerimiz günün sonunda bu laf kalabalığının hayatın gerçekliğiyle örtüşmediğinin farkındadırlar. Mücadele saflarına “Truva atı” olarak sokulan Malum-Sen avanesi kendilerine yapılan parkta kumla oynayadursun, eğitim camiası yılda bilmem kaç yüz kazanım elde edildiği masalına inanmamaktadır. Aklıyla alay edilmesini kabullenemeyen binlerce kamu çalışanı bu söylemleri acı tebessümlerle takip etmektedir. Sağlıklı beslenen her insanın yapabileceği muhakeme ile sabittir ki gelinen yer başlanan noktanın gerisindedir, hesap bakiyesi eksiye düşmüştür. Bu bakiye hesabına, asıl değinmek istediğimiz konudan uzaklaşmamak adına şimdilik bir virgül koyalım ve bu kazanımlar(!) masalı üzerinde fazla oyalanmadan devam edelim.
Üzerinde yeterince durulmadığını düşündüğümüz ve konuşulması gerektiğine inandığımız konu ‘değer’ meselesidir. Eğitime ve eğitimcilere verilen değerin günbegün azaldığı, camia içerisinde mutabık kalınan değerlendirmelerdendir. Eğitimciler yaptıkları işe saygı duyulmadığını düşünmekte, kendisini değersiz hissetmektedir. Geleceğin mimari olarak nitelendirilen öğretmenlerimiz bu nitelendirmenin pratikte anlamının olmadığını, emeklerinin maddi ve manevi karşılığını alamadıklarını düşünmektedirler. Biz özlük hakları, mali kazanımlar, çalışma ortamlarının kalite standartları gibi reel sorunlardan ziyade işin manevi, ilkesel ve bir miktarda duygusal kısmına temas etmek istiyoruz.
Tüm bu tartışmalar ortasına öğretmenler kendilerini değersiz hissetmektedir ve seslerinin yetkililerce duyulmamasından şikayetçidirler. İlgililer bu serzenişler karşısında çözüm üretmekten uzaktır, tespitleri ise yüzeysel ve oldukça yetersizdir. Kendilerini olayın dışında konumlandırmakta, meseleyi de vatandaşla eğitimci arasındaki sürtüşmeden ibaret olarak görmektedirler.
Bu noktada şunu ifade etmemiz gerekiyor, bizler sokaktaki vatandaştan gördüğümüz saygının azalmasından mustarip değiliz. Hatta şunu söylemekten de imtina etmiyoruz ki insanlarımız bizi sevmektedir ve saymaktadır. Alışveriş yaptığımız tezgahtardan, bindiğimiz otobüsün şoföründen, kahvemizi getiren garsondan, marketteki kasiyerden, ezcümle vatandaşlardan sevgi ve saygı görmekteyiz.
Öğretmenlik mesleğinden bahis açıldığında insanların kendilerine çekidüzen verdiklerine şahit olmaktayız. Her şeye rağmen Anadolu irfanı, insanımızın bir selamında, bir bakışında tekrar tekrar tecelli etmektedir. Fakat yaş grubu küçülmeye başladıkça bize bakan gözlerdeki fer kaybolmakta, ışığını yitirmektedir. Eski eğitim sisteminin ürünü olan yaş grubundan yeni eğitim sisteminin çıktılarına doğru geldiğimizde, bahsetmiş olduğumuz değersizlik gözle görülür hal almaktadır. Son kertede daha acı bir gerçeklikle yüzleşmekteyiz. Değerlere karşı kayıtsızlık sadece eğitimcileri değil değerler manzumesi içindeki tüm mozaikleri kapsayacak genişliğe ulaşmaktadır. Emekçisi olarak içinde bulunduğumuz sistemin aksaklığını görmekteyiz ve omuzlarımızdaki sorumluluğun ağırlığını vicdanlarımızda hissetmekteyiz.
İfade olunduğu üzere bizler kendimizi sokaklarda değil; sınıflarda, okullarda, bağlı bulunduğumuz kurumlarda değersiz hissetmekteyiz. Uzmanı olduğumuz alanda alınan kararlara dahil edilmediğimizi görmekte, fikirlerimizin önemsizleştiğini hissettiğimizde rahatsız olmaktayız.
İşimizin bizlere iş bilmezler tarafından öğretilmeye kalkışılmasından şikayetçiyiz.
Kaderimizin, kaliteli masalarda, yumuşak dönerli(!) koltuklarda, sahanın tozunu dumanını yutmamışlarca çizilmesini sindirememekteyiz. Meslektaşlarımızın devlet kapısında fırçalanmasını kaldıramamaktayız. Bizi temsil eden en üst makamlar tarafından “Eminönü’ndeki güvercinlere” benzetilmekten, “basket potasına” kurban edilmekten, patron-çalışan sistemiyle idare olunmaktan hazzetmemekteyiz.
Liyakatin rafa kalktığı, aidiyetin geçer akçe olduğu düzenden muztaribiz…
Eğitimciler bu muztarip oldukları meseleler yüzünden hevesini de kaybetmektedir. Öğretmenler temsil ve icra makamlarına liyakatle gelinmediğini düşündüğü için kurum kültürüne katkı sunmaktan imtina etmektedir. Eğitim neferleri başını kaldırıp baktığında, sıralı amirlerinin neredeyse tamamının tornadan çıkmışçasına aynı STK’ya(!) üye olduğunu gördüğünde midesi bulanmakta, iştahı kaçmaktadır. Öğretmen, derdi olduğunda amirlerinin kapısını çalamaktan da imtina etmektedir. Çünkü yardım için başvurduğu makamlarda ya önüne bir sendikanın(!) üyelik formu konulmakta ya da adres olarak bir siyasinin tabelası gösterilmektedir.
Sözün özü, öğretmen cahil ol(a)mamanın bedelini ödemektedir. Beyni uyuşturulmamış, aklı bulanmamış olduğundan tüm acıyı her zerresi ile hissetmektedir.
Eğitim politikalarının “yerli ve milli” etiketi altında belli bir siyasi ideolojinin topluma zerk edilmesinde araç olarak kullanıldığını görmektedir. Büyük bir kesim bunun bir parçası olmak istemediği için köşesine sinmiş durumdadır.
Tabii camiada sinmeyenlerin, mücadele edenlerin sayısı da azımsanmayacak seviyededir. Bizler mücadele edenlerin sayısının daha da artmasını arzulamakta ve safların daha sıkı tutulması gerektiğini düşünmekteyiz. Mücadele, şahsi menfaat ve hırslar bir kenara bırakılarak, mesleğimizin onurunu korumak adına olmak zorundadır.
Başta da belirttiğimiz gibi eğitim-öğretim faaliyet alanını konsolide eden idari kadrolar, taleplerimizi anlamaktan uzaktır. Makam sahipleri daha çok cevap vermeye, “uhulet ve suhuleti” sağlamaya, kalabalığı dağıtmaya odaklıdır. Sınıf içerisinde çıkan gürültünün kaynağına inerek çözüm üretmek yerine, sessizliği sağlayıp çıt çıkmayan sınıflar oluşturmak istemektedir. Bildiğimiz ‘Eli sopalı Tahsin Öğretmen modeli’…
Tahsin Öğretmenin sevilmeyen öğrencileri olarak görüldüğümüzün farkındayız.
Sınıfın sopayla susturulamayan, şekerle kandırılamayan, tehditle sindirilemeyen, gözdağıyla yıldırılamayan ‘haylaz’ öğrencileri olarak, sorunlarımız çözüme kavuşana kadar mücadele saflarında mukavemet göstereceğimizin bilinmesini isteriz.
Unutulmamalıdır ki, mücadele edenler her zaman kazanamayabilir fakat kazananlar her zaman mücadele edenlerdir. Biz “sararmamaya” ve mücadeleden taraf olamaya kararlıyız.
M.Hüseyin BAKICI
Adana 1 Nolu Şube





