Bir öğretmen daha öldü. Cümle kısa, acı uzun.
20 yıllık öğretmen olarak yazıyorum. Yazsam ne olur ki. Ya da haykırsam?
Özellikle bir hafta sonra yazıyorum. Biliyorum, bir haftada unutulacaktı. Yeniden hatırlatmak için bugün yazıyorum.
İbrahim Oktugan, Berkehan Oluk, Necla Yurt, Sevgi Soysal, Ayfer Öztürk unutuldu. Fatma Nur Çelik’in de unutulmasına üç beş gün var. Belki de şimdiden unutuldu.
Bir meslektaşımız daha görevi başında katledildi. Cümle kısa, acı uzun.
“İstanbul Çekmeköy’de bir lisede 17 yaşındaki bir öğrenci, elindeki bıçakla iki öğretmeni ve bir öğrenciyi yaraladı. Yaralanan öğretmenlerden Fatma Nur Çelik, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.” diye geçti gazetelerde. Manşet olmadı tabii ki. Mesele sadece bir ölüm değil; mesele bir medeniyet meselesi. Çünkü öğretmenin okulda katledildiği bir ülkede gelecek ölür, vicdan ölür, aklın sesi ölür.
Eskiden okullar bir mabetti. Bilginin, terbiyenin, irfanın mabedi… Bugün ise tanım yapmakta zorlanıyorum. Bir zamanlar öğretmen bir ışık misali yol gösterirdi, şimdi kendini savunuyor ya da savunamıyor.
Bunlar daha başlangıç. Çok şey yazıldı, çizildi. Olmadı. Olmuyor. Böyle giderse olmayacak da. Öğrencinin merkezde, velinin tepede, öğretmenin figüran, müdürün amele olduğu sistemin meyveleri yirmi yıl sonra gelecek. Sonra onlardan doğma çocuklar okula başlarken onlar da veli olacak.
Naçizane bir teklifim var.
En azından “veli” ve “öğrenci” kelimesi gibi ağır bir manayı taşıyan kelimeleri değiştirelim. Biri “okula gönderen”, diğeri “okula gelen” olsun. “Veli” evliyanın çoğul hâli; efendi, koruyucu, akil demektir. Öğrenci/Talebe de ismi gibi talep eden, öğrenmek için gelen manasındadır. Artık mana kalmamıştır. İçi boşaltılmış iki garip kelimeden ibarettir. Kelimeler bile yorulmuş. İçi boşaltılmış kavramlarla bir eğitim sistemi kurmaya çalışıyoruz. Oysa kavramlarını kaybeden toplumlar yönünü de kaybeder.
Kimse kimsenin rolünü çalmasın. Öğretmenliğe hevesli velilere yol açılsın; eğitim fakültesi, KPSS, akademi, mülakat, sonra aramıza gelsinler.
Sadece doğurulan ve yemesi, içmesi, giyinmesi ile ilgilenilen; başka hiçbir şeyi ile ilgilenilmeyip yaşı gelince okula gönderilen “öğrenci” ise okuldan içeri adımını atmasın. Ailesinden alması gereken ahlak, karakter, erdem eğitimini almadan gelen çocuklar için yeniden yetiştirilmeleri üzere başka çözümler üretilsin. Bu eğitimlerin ilk alındığı yer okul, bu eğitimleri ilk verecek kişi öğretmen olmamalıdır. Çocuk yetiştiremeyen ailelerin elinden çocuklar alınsın, devletin şefkatli kollarına teslim edilsin. Evlenmenin bir kriteri, üremenin birçok şartı olsun. Biyolojik şartlar yetmesin. Daha düne kadar kısırlaştırmaya giden ülkeler vardı. “Herkes üreyecek diye bir şey yok.” diyorlardı galiba.
Fatma Nur Çelik’in daha önce “Can güvenliğimiz yok.” dediği ortaya çıktı. En çok da kahreden bu oldu. Daha nice kısık sesler var, kim bilir katledilmeyi bekleyen.
Bugün bazıları okullara daha fazla güvenlik görevlisi konulmasını tartışıyor. Boşuna. Bu rol karmaşasında okulların önüne özel harekât karargâhı kursanız bile şiddetin önüne geçemezsiniz. Çünkü mesele kapıda değil, zihniyette. Biz öğretmeni yalnız bıraktık. Savunmasız bıraktık. Yetkilerini aldık; veliye, öğrenciye ve topluma dağıttık. En kolay eleştirilen, en zahmetsiz işine karışılan meslek grubunun başına koyduk. Sonra da şaşırdık. Bir öğretmen daha eksildi.
Alman filozof Immanuel Kant şöyle der: “İnsan ancak eğitimle insan olur.” Eğer eğitim çökerse, insan da çöker. O zaman mesele yalnızca bir öğretmenin ölümü değildir; mesele bir toplumun kendi geleceğini koruyamamasıdır.
Allah meslektaşımıza rahmet eylesin, ailesine sabır versin. Ama bu yazının sonunda söylenecek tek bir cümle var: Biz bugün bir öğretmeni gömdük. Yarın bir medeniyeti gömmemek için uyanmak zorundayız.





