"Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Eğitim Çalışanlarının Adresi"

Ana SayfaBİR ABA ve SOPA MESELESİ

BİR ABA ve SOPA MESELESİ

Bir ülkede eğitimin niteliği, iktidarın ne söylediğinden çok; eğitim ortamlarının merak duygusunu besleyip beslemediği, farklı seslere tahammül gösterip göstermediği ve bireyin kendini ifade edebileceği güvenli alanlar üretip üretemediğiyle ölçülür. Çünkü sansürlenen, dolaylı biçimde bastırılan ya da “uygun bulunmayan” her mesleki, sendikal ve düşünsel söz; eğitimin yalnızca işleyişine değil, kamusal aklına da müdahale edildiğini gösterir. Program metinleri ne kadar çağdaş kavramlarla örülürse örülsün; düşüncenin serbestçe dolaşamadığı, sözün kendini güvende hissetmediği bir eğitim ikliminde gerçek bir öğrenmeden söz etmek mümkün değildir.

Son yıllarda eğitim alanında yaşanan temel sorunlardan biri, öğretmenin pedagojik inisiyatif alanının daralmasıyla birlikte, karar süreçlerinin merkezîleştirilmesi ve farklı yaklaşımlara yönelik tahammül eşiğinin düşmesi sonucunda eğitimin besleyici çeşitliliğinin giderek tek sesli bir çerçeveye sıkışmasıdır. Bu durum öğretmenin mesleki karar alma alanının daralmasına ve eğitimin farklı düşünme, öğrenme ve ifade biçimlerini doğal olarak üretme kapasitesinin zayıflamasına yol açmaktadır. Dolayısı ile öğretmen, giderek daha fazla uygulayıcı bir role çekilirken; sendikalar da temsil ve katkı üretme zemininden uzaklaşıp görünürlükle sınırlı alanlara sıkışma riskiyle karşı karşıya kalmakta, eğitim toplumsal gelişimin canlı bir parçası olmaktan çıkıp, yönetilmesi gereken bir gerilim alanı hâline gelmektedir.

Bu noktada, sendikaların eğitim süreçlerine dair söz söylemesini bir gerilim alanı olarak değil, eğitimin sağlıklı işlemesi için gerekli bir geri bildirim mekanizması olarak görmek gerekir. Eğitim politikalarının sahadaki karşılığını, çalışanların deneyimini ve kamusal hizmetin niteliğini görünür kılan sendikal katkılar, demokratik bir sistemin doğal parçasıdır. Bu sözün değeri, herhangi bir siyasal pozisyonu güçlendirmesinden değil; eğitimin çok sesli, dengeli ve kapsayıcı bir yapıda sürdürülmesine hizmet etmesinden gelir. Sorun, sendikal sözün varlığında değil; tam tersine, bu sözün eğitimin içinden beslenen bağımsız ve çoğulcu karakterinin zayıflamasında ortaya çıkar. Oysa sendikalar, eğitim sisteminin sahadaki nabzını tutan, öğretmenin deneyimini, okulun gerçekliğini ve öğrencinin ihtiyaçlarını yönetime taşıyan temel demokratik kanallardır. Sendikal söz, kendi öznesi adına ve eğitimin iç mantığına dayanarak üretildiğinde; sistemi yoran bir itiraz değil, onu onaran bir geri bildirim mekanizmasına dönüşür. Eğitimle kurduğu bu doğrudan ve sahici bağ korunduğu sürece sendikal ifade, dışsal güçlerin değil, kamusal aklın taşıyıcısı olur ve eğitimin niteliğini besleyen vazgeçilmez bir unsur hâline gelir.

Sendikaların eğitim politikalarına ilişkin değerlendirmeleri, bir çatışma dili üretmekten çok; kamusal eğitimin niteliğini korumaya, sahada biriken deneyimi görünür kılmaya ve sistemin kendi kendini yenileyebilmesine katkı sunmaya yöneliktir. Bu nedenle sendikal sözün, “yetki”, “hiyerarşi” ya da “idari uygunluk” gibi yönetsel kavramlar üzerinden dolaylı biçimde sınırlandırılmaya çalışılması, pedagojik bir tartışma zeminini daraltır ve meseleyi eğitimden uzak bir idari gerilime taşır. Oysa 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu, sendikaların yalnızca özlük haklarına değil; kamu hizmetinin işleyişine, niteliğine ve ortaya çıkan sonuçlarına ilişkin görüş bildirmesini, demokratik işleyişin tamamlayıcı bir unsuru olarak görür. Bu çerçevede sendikal ifade, idarenin takdirine bağlı bir tolerans alanı değil; eğitimin sağlıklı işlemesi için gerekli olan yapısal bir geri bildirim mekanizmasıdır. İdari sorumluluk ise bu sesi bastırmak değil, bu sesin eğitimi nasıl zenginleştirdiğini anlayabilecek bir iletişim ve öğrenme ortamı oluşturmaktır.

Son dönemde bazı ilçe millî eğitim müdürlerinin, sendikaların; eğitim politikalarına ve ilçelerde eğitim adına yapılan uygulama ve programlara ilişkin açıklamalarını sendikal bir itiraz değil, kurumsal bir rahatsızlık olarak okuyarak buna karşı sınırlandırıcı refleksler geliştirdiği görülmektedir. Oysa sendikal söz, yalnızca yüz yüze toplantılarla değil; basın açıklamaları, sosyal medya paylaşımları ve kamusal tartışma zeminleri üzerinden de ifade edilebilen meşru bir katılım biçimidir. Bu dolaylı iletişim kanalları, sendikalar açısından bir “ima” ya da “dolambaç” değil; kamusal eğitime ilişkin görüşlerin şeffaf biçimde paylaşılabildiği demokratik alanlardır. Makam odaları bu alanı daraltmak için değil, bu geri bildirimleri anlamlandırmak ve eğitim sisteminin gelişimine katkı sunacak biçimde değerlendirmek için vardır. İdari yetkinin sendikal ifadenin biçimine ve mecrasına müdahale etmeye başlaması, bir iletişim aksaklığından ziyade, eğitimin çoğulcu düşünme zeminini daraltan bir yönetsel sorun olarak ele alınmalıdır.

Bu noktada üzerinde durulması gereken temel mesele, görev alanları ile temsil alanlarının birbirine karıştırılmasıdır. Bir okul müdürü, memur ya da öğretmen aynı zamanda bir eğitim sendikasının il şube başkanı olduğunda; ilçe millî eğitim müdürüyle olan ilişkisi, yalnızca yürüttüğü kamu görevinin idari sınırlarıyla tanımlıdır. Sendikal kimlik söz konusu olduğunda ise bu ilişki, hiyerarşik bir bağ içermez. İlçe millî eğitim müdürü, kişinin idari görevine ilişkin süreçleri izleyebilir ve değerlendirebilir; ancak sendikal temsil sıfatıyla yürütülen çalışmaları yönlendirme, sorgulama ya da uygunluk çerçevesine çekme yetkisine sahip değildir. İdari yetkinin sendikal alana doğru genişletilmesi, yetki kullanımının amacından uzaklaşması anlamına gelir ve bu durum, sendikal faaliyetin dolaylı biçimde daraltılması riskini doğurur. Sağlıklı bir yönetim anlayışı, bu iki alan arasındaki sınırı korumayı; hukuki olduğu kadar kurumsal bir olgunluk göstergesi olarak kabul eder.

Bu hatırlatmanın amacı bir tartışma başlatmak değil, çerçeveyi görünür kılmaktır. Çünkü sendikal sözün hukuki güvencesi tartışmalı hâle geldiğinde mesele artık kişisel tutumlar ya da üslup tercihleriyle açıklanamaz. Dolaylı baskı yöntemleriyle sendikal faaliyetin caydırılması, tanınmış bir hakkın kâğıt üzerinde var olup pratikte etkisizleşmesi anlamına gelir. Bu durumda sorulması gereken soru, sendikaların ne söylediği değil; idarenin hangi noktada yetki sınırını aştığıdır. İdari yapı, sendikal çalışmaları izleyebilir ve anlamaya çalışabilir; ancak yönlendirmeye, caydırmaya ya da imalarla sınırlandırmaya yöneldiğinde, mesele bir iletişim sorunu olmaktan çıkar ve açık bir yetki aşımı hâline gelir.

Oysa sendikal alan, baskı yoluyla daraltılacak bir alan değildir. Sendikacı; yukarıdan gelen talimatları ileten bir aracı değil, eğitimin sahadaki birikimini kamusal tartışmaya açan, hak ve özgürlükleri bu zemin üzerinden savunan bağımsız bir toplumsal aktör olarak anlam kazanır. Bu rol, sendikacının kapalı ve dar çerçeveli ikili görüşmelerle sınırlı kalmaksızın; okul müdürleri toplantıları gibi mesleki ve kurumsal platformlarda da, eğitim politikalarına ve sahadaki uygulamalara ilişkin görüşlerini açıkça dile getirebilmesiyle sürdürülebilir. Bu tür toplantılar, sendikal sözün bastırılacağı ya da dışlanacağı alanlar değil; aksine kamusal eğitimin niteliğine ilişkin geri bildirimin üretildiği, çoğulcu katkının mümkün olduğu meşru zeminlerdir.

Sendikalar açısından tablo bu nedenle nettir: Sendikal yapılar, yalnızca hak talep eden örgütler değil; eğitim hizmetinin sahadaki etkilerini görünür kılan, kamusal niteliğini koruyan ve sistemi besleyen geri bildirim kanallarıdır. Bu işlev, idarenin herhangi bir siyasi partiye, sendikaya, vakfa, derneğe ya da cemaat yapısına mesafesini yitirdiği; kamusal gücü belirli çevrelerin lehine kullanmaya başladığı durumlarda daha da hayati hâle gelir. Bu sendikal yapıların baskı ya da gözdağıyla sessizleştirilmesi, bir sendikanın etkisizleştirilmesinden öte, kamusal denetimin zayıflaması anlamına gelir. Kamusal denetimin zayıfladığı yerde ise eğitim, çoğulculuğunu ve kendini yenileme kapasitesini yitirir; bu durum da eğitim sisteminin demokratik dokusunu doğrudan örseler.

Burada asıl mesele, eğitim yönetimine ilişkin yöntemsel tercihler değil; kamu gücünü kullanan yöneticilerin, sendikal faaliyetin meşru sınırlarına müdahale edip etmediğidir. Sendikal çalışmayı “uygunsuzluk”, “kurumsal hassasiyet” ya da “amirlik yetkisi” gibi gerekçelerle daraltmaya yönelik her girişim, idari bir değerlendirme olmaktan çıkar ve hukuken tanınmış bir hakkın alanına müdahale anlamı taşır. Kamu gücü, sendikal sözü bastırmak ya da yönlendirmek için değil; bu sözün kamusal katkı üretmesini güvence altına almak için vardır. Bu sınırın aşıldığı noktada ortaya çıkan durum, bir yönetim tercihi değil; hukuki sorumluluk doğuran bir yetki ihlalidir. Sendikacı da bu çerçevede susması beklenen bir figür değil, kamusal temsil görevini yerine getirmekle yükümlü bir özne olarak konumlanır. Bu çerçeve, meselenin yalnızca hukuki bir sınır tartışması olmadığını; aynı zamanda idari pratiklerin nasıl bir dil ve tutum ürettiğiyle de yakından ilgili olduğunu gösterir. Çünkü yetkinin nasıl kullanıldığı kadar, nasıl hissettirildiği de kamusal alanın niteliğini belirler.

Velhasıl, aba altından sopa göstermenin hâlâ etkili olduğu varsayımı, idari pratiğin en eski ve en yanıltıcı alışkanlıklarından biridir. Baskı, ister açık ister örtük biçimde uygulansın, demokratik düzen açısından sorunludur; ancak ima ve belirsizlik üzerinden yürütüldüğünde, idarenin niyeti gizlenmiş olmaz, tersine yetkinin amacıyla kullanımı arasındaki ayrım daha görünür hâle gelir. İmalı uyarıların, dolaylı hatırlatmaların ve söze dökülmeyen sınır çizme girişimlerinin fark edilmediği sanılır; oysa bu tür baskı biçimleri yalnızca hukuk düzeninde değil, kurumsal hafızada, kamu vicdanında ve mesleki kayıtlarda da dikkatle izlenir. Bu nedenle sendikal alan bu anları bir geri çekilme olarak değil, sürecin kayda geçtiği bir eşik olarak okur. Ve sonra bir gün o notlar açılır. İşte o gün, sopanın kimde olduğu değil; kimin neyi, neden yaptığı konuşulur.

Köşe Yazarlarımız