"Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Eğitim Çalışanlarının Adresi"

Ana SayfaBEN BİR ÖĞRETMENİM!

BEN BİR ÖĞRETMENİM!

  İlkokula başlamadan önceki günlerim geliyor aklıma. Mahalle arkadaşlarımla acaba nasıl bir sınıfa düşeceğiz? Öğretmenimiz kim olacak? Nasıl biri olacak? diye konuştuğumuzu hatırlıyorum çocuk aklımla. Sonra okula kayda gittiğimi, ilk müdürümüz M.S.’nin: ‘Sayı saymayı biliyor musun? Say bakalım.’ dediği aklıma geliyor. Sonra bir, iki, üç… diye başlayıp daha 10’a gelmeden, ‘Aferin!’ deyip gülümsediğini hatırlıyorum.

            Ben eğitim hayatına Bursa’nın İnegöl ilçesinin Kurşunlu Mahallesi (eskiden kasabaydı) Cumhuriyet İlkokulu’nda başladım. Ve kendimi bildim bileli hep öğretmen olmak istedim. Çok değerli öğretmenlerim oldu. Bizlere okuma yazma öğreten ilk öğretmenim A.Ç. öğretmenimin ellerinden öpüyorum. Branşımı belirlememde, dersi sevmemde bana ışık tutan Sosyal Bilgiler Öğretmeni A. T. öğretmenimi saygıyla anıyorum. Türkçe Öğretmeni N. A. Öğretmenim hep aklımdadır.. Beden Eğitimi Öğretmeni H. A. öğretmenimi jimnastik yapabilmeyi bundan çeyrek asır önce bize öğrettiği için minnettarım. Daha sonra okul müdürümüz olan E. K.’nin kasaba otobüsleriyle şehir şehir gezdirmesini derslerimde hep bahsederim. Türkçe dersinde Kurşunlu Şelalesi’nin fotoğrafını gördüğümüzde bir gün görebilmeyi ümit ederken, galiba ertesi yıl Antalya’ya okul gezisiyle gidebilmek Kurşunlu Şelalesi ile birlikte Alanya Kalesi’ne kadar uzanabilmek bizleri çok sevindirmişti. Sonra Çanakkale Şehitliği, Ankara’da 1. Meclis binası, bir de Anıtkabir ziyaretlerimiz… Şu anki TBMM binasının içine kadar girip ikinci katta oturabilmek heyecan vericiydi. 1998-2001 yıllarında gittiğimiz bu yerlere ancak 20 yıl sonra bir daha yolum düşmüştü. Bayramlardaki jimnastik gösterilerimiz, sene sonu tiyatro oyunlarımız, bando takımında olmak çok eğlenceliydi. Törenlerde şiir okumak ise en sevdiğim şeydi. Muhtemelen bütün belirli günler ve haftalarda defalarca şiir okumuşumdur. Yazı yazmayı hep sevmişimdir. Ortaokuldaki kompozisyon yarışması ilçe birinciliğimi müdür bey sabah törende açıkladığında çok sevinmiştim. Bana hediye ettikleri deniz kabuklu ajandayı hala saklarım. El işi dersindeki sene sonu sergimizi, Mezit 3’teki okul pikniklerindeki eğlenceli anları, şu anki ilçe stadyumu etrafındaki ve geçtiğimiz yıllarda yıkılan ilçe hükümet binası önünde biten koşu yarışları hafızamda canlıdır. Ve bunları sadece ben değil o yılları yaşamış olan okul arkadaşlarım da hatırlar.

            Peki, tüm bunlardan niçin bahsediyorum? Buna vereceğim cevap şudur: Bence ilk ve ortaokul yılları çocukluk döneminin saflığını barındırır. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla bu döneme ait anılar yetişkinliğimizde kolay kolay kaybolmaz. Öğrencilik yıllarımıza ait en samimi anılar hep bu yıllara aittir ve tüm bunların mimarı da öğretmenlerimizdir.  

            İlk bisikletine kavuşan çocuğun sevincini ilk arabasını alan yetişkinde görmedim. Bayramlıklarını giymek için bayram sabahının bir an önce gelmesine sabırsızlanan küçüğün heyecanına büyük birinde rastlamadım. Tüm güzel hatıralar hep o yıllara aittir.  Bu yüzden de çocuklarımızın hayatındaki bu kritik dönemde ‘iz’ bırakabilmek biz öğretmenlere bu dünyanın bahşettiği en güzel hediyedir.

            Lise yıllarımız hacmi genişleyen derslerle ve büyümüş olmamızın kaygılarıyla artık gerçeklerle yüz yüze gelmeye başladığımız zamanlardır. Kimimiz liseye devam eder. Kimimiz etmez. Kimimiz okuduğu okul veya bölümden memnundur. Kimimiz değil. Ve bu geçen zamanda büyürüz. Her birimiz bambaşka yollara saparız. O yüzden de ilk ve orta okulun yerini hiçbir şey tutamaz kanaatindeyim.

             Benim için lisede başlayan sınavlar, denemeler hiçte heyecan verici değildi. Sonra ardından gelen ÖSS-ÖYS tam bir kabustu. Üniversite yıllarım da tabii ki çok güzel geçmişti. Ancak artık çocuk değil, yetişkindik.

             Üniversiteyi kazanmam çok sancılı olmuştu. Uşak Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde okumuştum. Ancak sonunda KPSS vardı. İsteyerek seçtiğim ve severek okuduğum öğretmenlik bölümünü kazandığıma kazanacağıma pişman ettiren bir süreçti. Bu sancılı süreçte neler yaşadığımı yakın çevrem çok iyi bilir. 2010 yılında öğretmenlik diploması ile mezun oldum. Ancak 2013 yılında atandım. Atanamayan değil, aslında atanmayan bir öğretmendim. Diplomalı mezunlar ordusu bir nefer daha kazanmıştı. Babam ben üniversite ikinci sınıftayken, mezun olduktan sonra KPSS diye bir sınavın olduğunu öğrenmiş ve mesleğe başlayabilmek için bu sınavı geçmem gerektiğini duyunca çok şaşırmıştı. Mezuniyet töreninde puan olarak şanslı olan bölümlere bakıp imrenirdik. Mezun olurken bile buruk bir sevinç yaşadığımızı hatırlıyorum. Ümidimi hiçbir zaman kaybetmedim. Ancak çok çalışıp 2011 ve 2012’deki sınavlarda istediğim puanları alamayınca nasıl üzüldüğümü bu satırlara yazsam anlatabilmem mümkün değil. Sizin de anlayabilmeniz. Bunu ancak benimle aynı durumda olan KPSS zedeler anlayabilir belki. Beslenilen ümitlerin, hayallerin her seferinde boşa çıkmış olması. Emeğinin yere düşmesi. Bu gerçekten çok acı verici. Maddi ve manevi desteklerini benden esirgemeyen annem, babam ve kardeşime minnettarım.

            Atama beklediğim bu süreçte ücretli öğretmenlik yaptım. Ücretli öğretmenlik yapıp düşük maaşla çalışmak ne garip? Başka hangi mesleğin ücretlisi var acaba? Kurşunlu Cumhuriyet Ortaokulu’nda -mezun olduğum okulda- ilk ücretli öğretmenliğimi yapmıştım. 15-16 saat derse giriyordum. Asgari ücret yaklaşık 600 liraydı ben aylık 300-350 lira ‘yevmiye’ alıyordum. İki ayın sonunda bir ara hastalandım. Eski İnegöl Devlet Hastanesi’ne gittiğimde sigortamın yeterli olmadığını ilaçları ücretle alabileceğimi öğrendim. Çünkü iki ayda sadece 15 günlük sigortam olmuştu. Bir ayı doldurabilmem için toplamda dört ay çalışmam lazımdı. Ancak o zaman ilaçlarımı ücretsiz alabilirdim. Düşük bir maaşla çalışmak yeni mezun olmuş ve üstelik de öğretmenlik diploması olan biri için çok üzücüydü. İki buçuk yıl ücretli öğretmenlik yaptığım bu süreci üç farklı okulda tamamladım. Ertesi yıl Huzur İlkokulu’nda sınıf öğretmenliği son sene yine Kurşunu İlköğretim’de ilkokul öğretmenliği. Her iki okulda da sınıf  öğretmenliği yapmaktan son derece memnun kaldım. Çok değerli öğrencilerim oldu. 2012-2013 sezonuna -bundan bahsetmeden geçemeyeceğim- Sosyal Bilgiler Öğretmeni olarak başlayıp 4. sınıflar ilkokul öğretmeni olarak bitirdim. Çünkü ilkokul öğretmeni alan değişikliği yapıp Sosyal Bilgiler Öğretmeni oluvermişti. Ben boşa çıkmıştım. Ardından onun bıraktığı sınıfı devraldım. Oyuncu değişikliği olmuştu.

            İki yıl çok çalıştığım halde kazanamadığım sınavı, 2013’te kazandım. Bence Allah acımıştı bana. Tamamen takdir-i ilahi olan bu sonuç beni çok şaşırtmıştı. Bunun sebebini kendime hep sorarım.

            17.02.2013. Van ili Muradiye ilçesi Babacan Ortaokulunda göreve başladığım tarih. 2013 ağustosunda İskenderun Deniz Er Eğitim Alayı’ndayken atanmıştım. Tercihlerimi acemi birliğindeyken arkadaşım yapmıştı. Sağ olsun, bana okulların yerlerinin belirlenmesinde çok yardımcı olmuştu. Ben sadece illerin yerlerini sıralamıştım. Mesleğime doğu illerinden başlamak istedim. Zaten batıdaydım. Doğu görevimi İstanbul’da yapmak istemiyordum. Puanım da sınırdaydı. Farklı yerler, farklı yüzler olsun istedim. Tekrar tercih dönemine dönecek olsam yine aynı şekilde davranırım. Hiç pişman değilim. Aksine üç buçuk yıl kaldığım o diyarlarda farklı insanlar tanıdım farklı yerler de gördüm ve çok mutlu oldum. Giderken korkum yoktu, daha çok sevinçliydim. Belki küçük endişeler duymuşumdur. Onlar da gidince kayboldu zaten.

            Van’dayken Muradiye ilçesinde kalıyor. Servisle 15 kilometre uzaklıktaki Babacan Ortaokulu’na gidiyordum.  Okulumuz Muradiye ile Çaldıran ilçeleri arasındaydı. İlk olarak üç gün öğretmenevinde kaldım. Muradiye’de kaldığım süreçte de genellikle oturduğumuz yer öğretmenevi bahçesiydi zaten. Çünkü başka gidecek yer yoktu pek. Bismillah ertesi gün akşam saatlerinde küçük bir deprem olmuştu. Sonra ara ara hep sallandık. Endişe vericiydi. Sonuçta 2011 Erciş depremi sıcaklığını hala koruyordu hafızalarımızda.

 İlk ev arkadaşım A.A.G.’ydi. Ev arkadaşı olarak onun yanına yerleşmiştim.  Hatırladığım en komik şeylerden biri şuydu: Akşam geç saatlerde eve yürüyordum. Sokaklar da pek aydınlık değildi. Zaten hava karardığında ilçede herkes evine çekilirdi. Evimiz aslında ilçe belediye binasına çok yakındı. İlçenin her yerde olduğu gibi orada da meşhur olan başıboş köpekleri vardı ve beni kovaladılar. Ben de güç bela kendimi kirada kaldığımız evin bahçe duvarının üzerine attım. Birkaç briket yere düştü. Sabah ev sahibi arkadaşıma sormuş. ‘Ne oldu?’ diye. O da bilmediğini söylemiş. Sonra anlattığımda çok gülmüştü. Yine kaldığımız evin arkasında bolca kavak ağaçları vardı ve üstünde de kargalar. Balkona kuşların yemesi için artan ekmekleri bıraktığımda balkonda bir sürü kuş birikmiş ve balkonu pisletmişlerdi. Besle kargayı oysun gözünü atasözünü yaşayarak öğrenmiştim. Yeni dönemde ilk ev arkadaşım eş durumundan tayin isteyeceğinden aynı okuldan diğer arkadaşların evine geçmiştik. Evde beş kişi olmuştuk. Gelen gidenimiz çoktu. Lig maçları, halı sahalar, hafta sonları Van’da gezmeler, Muradiye Balık Bendi’ne yürümeler, tren vagonunu görüp geri dönmeler… Vaktimiz oldukça fazlaydı. Arkadaşlarla ilçeyi defalarca turlamışızdır. Muradiye Şelalesi`nin yollarını çok aşındırmışızdır.

Muradiye’deki üçüncü evim ise son yıl Kastamonulu H. kardeşimin yanıydı. Orada da bir yıl kaldım.  Evimizin tam karşısında kebapçı vardı. Mis gibi kebap kokusu tüm mahalleyi kaplıyor evimizin içine kadar doluyordu. Doğuda yediğim kebabın lezzeti, porsiyonların büyüklüğü hem kaliteli olup hem de uygun fiyatta olmasını buralarda bulabilmek çok güç.

Doğu illerindeki okullarda sirkülasyon çok olur. Ataması yeni çıkanlar ve tayinciler çoktur. Göreve başlamak için yanıp tutuşan kimi arkadaşların görev yerlerine geldiklerinde burun kıvırdıklarını, yakındıklarını görüp hayrete düştüğüm olmuştu. Ancak bu duruma alışan meslektaşlarımın giderken çok üzüldüklerine de şahit oldum.

             Evde yemekleri genellikle ben yapardım. Yemek dediysem de fasulye, nohut, pilav, çorba, fırın yemekleri…falan. Öyle ahım şahım bir şeyler değil. ‘Beğenmeyen evlensin.’ diye şakalaşırdık. Hafta sonları uzun süren kahvaltılar olur, demliğin biri boşalır biri dolardı. Dedim ya vaktimiz boldu.

            Okulda ikili öğretim vardı. Sabah saat 06.30’da başlayan dersler için 05.30’da kalkar, karanlıkta yollara düşerdik. Öğlen saat 12.30’da dersimiz biter, ilçeye yine servisle dönerdik. Sabah erken saatlerde doğan güneş yine akşam erken batardı. Hep takım elbiseli ve tıraşlıydık. Yalnız çoğu zaman okulda elektrik olmaz ya da sular akmazdı. Buz gibi havada buz gibi sınıflara girerdik. Jeneratör mazotu hep biter yenisi için ilçe milli eğitimin ihsanını beklerdik. Saat dokuz gibi jeneratör çalışır ve ısıtıcının başında ısınmak için sıraya girer, okul hizmetlimiz M. Ş. babamızın sıcak çayıyla ısınmaya çalışırdık. Hep tozlu ve tezek kokan sınıflar,  öğrencilerimizin çantalarından kitap ve defterleri ile birlikte çıkardıkları tandır ekmekleri ve otlu peynir sabah sabah iştahımızı oldukça kabartırdı. Hararetli geçen veli toplantılarında velilerin bir kısmı Türkçe bilmediği bizim de  Kürtçe bilmediğimizden onlarla zor anlaşır, kimi zaman yanımızda öğrencilerden çevirmen bulundururduk. Sonra çok şenlikli geçen 23 Nisan törenleri hem çocukları hem de köylüleri fazlasıyla eğlendirirdi. Tabi biz de çok eğlenirdik.

Soğukla ve karla imtihanımız da fazlasıyla çetin geçti. Bu uzun geçen kış aylarında 1. Dünya Savaşı`nda Sarıkamış`ta şehit düşen askerlerimiz gelirdi aklıma. Ateş yakamadan ayakta sabahladıklarını, ısınmak için kümeler halinde birbirlerine sokulduklarını hayal ettikçe hüznüm bir kat daha artardı. Akşam ve gecenin geç saatlerinde kimi zaman arkadaş ziyaretlerinden dönerdim. Çok sıkı giyinmeme rağmen soğuğu iliklerime kadar hissediyordum. Oysa az sonra evde olacaktım. Ya dışarıda kalmak zorunda olanlar?..

Son senemde kar yağışı da fazlaydı. Hatta minibüsümüz sabah okula gidemeyip geri dönmüştü. Yolda da tipiye yakalanmıştık. Göz gözü görmüyordu. Her yer bembeyazdı ve biz sis bulutunun içinde ilerliyorduk sanki. Sonunda minibüsümüz yoldan çıktı, kara saplanmıştık. 10-15 metre daha gitmiş olsaydık uçurumdan düşebilirdik. Allah korumuştu. Minibüsü yoldan geçenler yardımıyla güç bela kurtardık. Daha önce merak ettiğim tipinin aslında hiç de merak edilecek bir şey olmadığını tatbik etmiş oldum. Aksine korkunçtu. Özellikle de yoldaysanız.

            Köyde IŞİD’lilerin öldürdüğü PKK cenazesi de oldu. İlçede 6-7 Ekim olayları da. Hatta birkaç gün okula gidemedik. Bu olaylar üç gün sürdü. Bizim köyün kimi çocukları ilçeye inen servis minibüsüyle ilçeye iniyor hükümet konağını taşlayanları izliyorlardı, kendilerine macera arıyorlardı herhâlde. Taşlayanların bir kısmı ilçe halkındandı. Bazılarının da ilçe dışından provokatör oldukları söyleniyordu. Biz de evimizin camından TOMA’lara taş atan ve yine TOMA’lardan kaçanları izliyorduk. O sıralar dışarıya çıkmak pek mümkün değildi. Sanki bir görev almışlardı ve onu yerine getirmeye çalışıyorlardı. Birden başlayan olaylar aynı hızla da bitti. İlginç durumlardan biri de bizi gören, tanımayan çocukların her seferinde bizlere ‘zafer’ işareti yapmalarıydı. Daha okul çağında bile olmayan çocuklar sanki anne karnında şartlandırılıyorlardı. Biz de önce bu durumlara şaşırıyor sonra da ön yargıları kırmaya çalışıyorduk. Kırdıkça da aslında birbirimizi daha iyi anlıyorduk. Asker zaman zaman terör ihbarına gidiyor, araçlar yanımızdan geçiyor bu durum bizleri pek şaşırtmıyordu. Alışmıştık. Yine o bölgelerde çalışanlar gayet iyi bileceklerdir ki okul temizliği, boya-badana işleri, bahçe düzenlemesi hep biz öğretmenlerin sorumluluğundadır. Hatta okul hizmetlimizin aylık maaşını bile kendi aramızda topladığımız paralarla karşıladık kimi zaman. Okul bize emanetti biz de bu emanete sahip çıkmaya çalışıyorduk. Çünkü bahçesinde bayrağımız dalgalanıyordu.

            Son senemde annem, babam, kardeşim ve artık rahmetli olan dedem de ziyaretime gelmişlerdi. Otobüsle 24 saat yol gelip dönüşte uçakla dönmüşler böylece ilk uçak deneyimlerini de tatmışlardı. Muradiye halkı, köylülerimiz ve çocuklar bizleri severdi. Biz de onları.  Çok şükür bir olumsuzluk yaşamadık. Çok sevdiğim ve hala görüştüğüm öğrencilerim var. Elimizden geldiğince faydalı olmaya çalıştık. Ümit ediyorum başarılı olabilmişimdir. Çünkü orası benim ilk göz ağrımdı. İlk fırsatta yine gitmeyi planlıyorum.

            Doğuda olunur da gezilmez mi hiç? Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa, Iğdır, Ağrı, Erzurum, Bitlis ve daha nice yerleri kiraladığımız minibüsle hep gezdik. Van Gölü turumuz efsaneydi. Bir günde dolaştık gölün etrafını. Van Gölü canavarına rastlamadık tabi. Ahlat Öğretmenevi göl kenarındaydı. Bahçesinde yaptığımız kahvaltıyı unutamıyorum. Çok güzel bir yer. Süphan Dağı, Ahlat Selçuklu Mezarlığı, Nemrut Gölü’ne tırmanış, Bitlis’te büryan, Gevaş’tan Akdamar Adası’na tekneyle varış, Van’da kahvaltı, öğlen yemeğinde kebap… Edremit zannedersiniz Mudanya. Sonra Van Abalı’da kayak keyfi, ardından sodalı gölde yüzmek ne keyifliydi.  Hafta sonları kimi zaman gittiğimiz Erciş’teki alabalık tesisi ve Van Gölü kenarındaki Günebakan’da içilen çaylar. Sonra sahilde yürüyüş… Oldukça güzeldi. Haa! Bu arada göl diyorum Van Gölü’ne ama orada ‘deniz’ derdik. Memleketimizin görülmeye değer çok yeri var. Gezdikçe de bilmediğiniz bir sürü zenginlikler çıkıyor karşınıza. Tüm bunları öğretmen olmasaydım nasıl yapabilirdim?

            2017`nin eylül ayında ‘şark’ görevim bitmişti. Halen görev yaptığım Sezai Karakoç Ortaokulu’na tayinim çıktı. Oralardan memlekete gelmek de güzeldi ancak ayrılmak da kolay değildi. Ayrılırken çok üzülmüştüm açıkçası. Bence öğretmenliğe doğu illerinden başlanmalı. Soğuk, kar, toz, tezek kokusu… kısacası biraz ‘zorluk’ görülmeli. Zorluk dediysem tatlı zorluklar bunlar tabi. Doğuda öğretmenlik yapmak inanın çok daha zevklidir batıdakinden. O zevki alabilmek buralarda güç oluyor. Öğretmen işe gitmez okula gider. İşte bunu doğuda daha çok hissediyorsunuz. Yerli halkın, esnafın `hocam` sözleri eksik olmuyor hiç ağızlardan.

            İnegöl’de yedinci yılım. Okulumda öğrencilerimle ve arkadaşlarımla çok iyi vakit geçiriyorum. Sevgili eşim K.Y.K. ve biricik oğlum A.Y.K. ile mutlu bir hayatım var. Bir çocuk babası olarak nasıl kendi evladım için daha müreffeh bir yarınlar istiyorsam öğrencilerim için de bu uğurda tüm mücadelemi veriyorum.

            Hayatın keşmekeşi elbette herkes gibi bizleri de yoruyor. Zaman zaman yeise düştüğümüz de oluyor. Bırakın bir harf öğrenenin 40 yıl köle olmasını, cilt cilt kitaplar öğretsek değil 40 yıl, 40 dakika, 4 dakika bile ‘köle’ olunmadığını hissettiğimiz de çok oluyor. Fakat mezun ettiğimiz çocuklarımızın iyi okullarda okuduğunu, meslek sahibi olmaya başladıklarını, bizlere saygılarını gördükçe de gururlanmıyor değilim. Bir öğretmen olarak amacım; ülkesine, bayrağına aşkla bağlı, akrabacılıktan uzak, kendi menfaatini ülke menfaatinin önüne koymayan, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmektir.

            Sevgili çocuklar! Mutluyum ki, hiç tanımadığınız biri bir gün çıkıp geliyor, dersinize giriyor. Hayatınızın hiç unutamayacağınız çocukluk anılarınızda başrollerden biri oluyor. İşte onlardan biri benim. Yine mutluyum ki ister 7 yaşında, isterseniz 77 yaşında olun öğretmeniniz hep ben kalacağım.

            Cumhuriyetimizin ilk şehidi şehit meslektaşım Kubilay’ı, 1986’da Batman’da şehit düşen Hüseyin meslektaşımı, 1988’de Tunceli’de şehit edilen Mustafa Çağlar meslektaşımı, 1993’te Diyarbakır’da babasıyla birlikte şehit edilen Neşe meslektaşımı, 2017’de Tunceli’de şehit edilen Necmettin Yılmaz meslektaşımı, aynı yıl Batman’da şehit düşen meslektaşım Aybüke Yalçın’ı ve tüm şehit öğretmenlerimizi rahmetle anıyorum. Bu topraklarda özgürce yaşayabilmemiz için ileri  atılan başta Başöğretmenimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm büyüklerimizi saygı, sevgi ve rahmetle anıyorum. Cumhuriyetimizin 100. Yılı kutlu olsun! Memleketimiz ilelebet payidar kalsın.         

  Erdal KANDEMİR             

Köşe Yazarlarımız